Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?

Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?yahyayigiter06

Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?

Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?

Cevap: Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?

Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?Misafir Üye

>
Bir de (hac seferine yetecek miktarda) azıklanın.

Muhakkak ki azığın en hayırlısı (dilenmekten, insanlara yük olmaktan) kaçınmaktır. Ey kâmil akıl sahipleri, Ben’den korkun. (el-Bakara, 197)

Bu meyanda refes, füsûk ve cidâl , yâni şehevî arzular, fısk u fücûr ve münâkaşa gibi mâlum yasakların yanı sıra, Allâh’ın kullarını incitmemek husûsuna da çok dikkat etmek gerekir. Çünkü oradaki izdiham dolayısıyla hacılar, her an bir mü’mini incitme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bundan sakınabilmek için bilhassa tavâf esnâsında edep ve nezâkete çok îtinâ göstermek îcâb eder. Tavafta, dönüş yönüne zıt çıkış yaparak tavâf edenlere eziyet vermemek gerekir.

Ayrıca Harem-i Şerîf’in kalabalıklarında ve otel asansörlerinde, kadın-erkek ihtilâtından da titizlikle sakınılmalı, giriş ve çıkışlarda tertip ve vakar içinde olunmalıdır. Orada bir ot koparmanın bile yasak olduğunu hatırımızdan çıkarmamamız îcâb eder ki, beşerî davranışlarımız bile -bir ibâdet vecdi içinde- bizi Hakk’a yaklaştırsın; kaba ve sert davranışlar, yerini sevgi, merhamet, hürmet, nezâket ve zarâfete bıraksın. Zîrâ orada işlenen kabahat ve günahların, tıpkı yapılan hayırlı ameller gibi kat kat karşılık göreceği unutulmamalıdır.[1]

Bu nevî hassâsiyetler, merhamet ve nezâket âbidesi olan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de üzerinde çokça durduğu mühim inceliklerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-‘a:

Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et! Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işâreti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbîr getirerek geç! buyurmuştur. (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)

Nitekim bu hâlet-i rûhiyenin bir tezâhürü olmalıdır ki Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün Kâbe-i Muazzama’ya hitâben şöyle buyurmuştur:

Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir mü’minin Allâh katındaki şerefi senden de üstündür. (Tirmizî, Birr, 85)

Bu şekilde kul hakkına ve gönül incitmemeye riâyet etmekle birlikte o mübârek mekânlarda zâhirî ve bâtınî edebe de çok dikkat edilmelidir. Zîrâ hac ve umrenin bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet ve oradaki mukaddes makamların aziz hâtıraları ile feyizlenip gönüllere seviye kazandırmaktır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

…Her kim Allâh’ın nişânelerine (dînin alâmetlerine) tâzîm gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır. (el-Hac, 32)

Buna göre namaz, mescid, Kur’ân-ı Kerîm, ezân-ı Muhammedî gibi nice mukaddes varlıklar ile Kâbe-i Muazzama, Safâ-Merve Tepeleri gibi nice kudsî mahaller, hep Allâh’ın birer şiârı hükmündedir. Hac ve umrede bunlara hürmette kusur etmeyip bilhassa tâzîm göstermek îcâb eder.

Kâbe’ye doğru ayak uzatarak oturmak veya yatmak, boş ve mâlâyâni konuşmalarda bulunmak, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’i saygısız bir şekilde tilâvet etmek ve tâzîmi zedeleyecek şekilde onu yere koymak gibi nâhoş davranışlardan sakınmak gerekir.

Diğer taraftan o mübârek beldelerde, hastalanan, yolda kalan, imkânlarını yitiren, yakınlarını kaybeden, yâni müşkil duruma düşen mü’min kardeşlerimizin hâlinden anlamaya ve dertlerine dermân olmaya çalışmamız gerekir. Bu, aynı zamanda mü’min bir gönlün sâhip olması gereken üstün vasıflar olan merhamet, şefkat ve diğergâmlığın muktezâsıdır. Yine orada gönüllerin nazargâh-ı ilâhî olduğunu düşünüp kalb kırmamaya, bilâkis imkân nisbetinde gönül kazanmaya gayret etmeliyiz.

İbâdetlerin ve bilhassa haccın hakîkatine, rakîk ve hassas bir kalb ile kavuşulabileceğini Mevlânâ -kuddise sirruh- şu hikâyesi ile ne güzel ifâde eder:

Ümmetin büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî, hac ve umre için Mekke’ye doğru sür’atle gidiyordu. Her gittiği şehirde oranın sâlihlerini araştırıyor:

«–Bu beldede basîret sâhibi, gönül gözü açık kim var?» diye önüne gelene soruyordu. Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvelâ Hak dostlarını arayıp bulmanın zarûretine inanıyordu. Çünkü Hak Teâlâ:

«…Şâyet bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz!..»

(el-Enbiyâ, 7) buyuruyordu. Mûsâ -aleyhisselâm- dahî ledünnî ilme sahip Hızır’ı ziyâretle emredilmişti.

Bâyezîd, hilâl gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhâniyeti vardı. Gözleri dünyâya âmâ, kalbi ise, güneş gibi ışık saçıyordu.

Bâyezîd, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona:

«–Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyâsını (yâni bedenini) nereye taşıyorsun?» dedi.

Bâyezîd de:

«–Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var.» dedi.

Pîr o kişiye dedi ki:

«–Ey kişi! O dünyâlığının bir miktarını Allâh yolunda muhtaçlara, gariplere ve bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ve onların duâlarını al ki; rûhunun ufku açılsın! Ölümsüz bir ömre kavuş! İlk defâ gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devâm et!..

Çünkü Kâbe, Cenâb-ı Allâh’ın hâne-i birr idir. (Yâni kulu îmânın kemâline erdiren ve Allâh’a yakınlaştıran bir rahmet mekânıdır.) Ziyâret edilmesi İslâm’ın şartlarından biri olarak farz olan bir beyttir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazînesidir.

Kâbe, Âzeroğlu İbrâhim’in binâsıdır. Gönül ise, Celîl ve Ekber olan Allâh’ın nazargâhıdır.

Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavâf et! Taş-topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür. (Yâni onun vesîlesiyle Rabbine gönlünün daha yakın bir hâle gelmesidir.)

Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavâf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.

Şunu iyi bil ki hac, îfâya mecbur olduğun bir emr-i ilâhîdir. Lâkin şuna da dikkat et ki, sen Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez!»

Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrârından bir hisse aldı. Huzur ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti.

Bu ve benzeri güzel misâllerle gönülleri istikâmetlendiren Hazret-i Mevlânâ, o mübârek topraklara gidecek olanlara yine şöyle buyurur:

Hac vakti olunca Kâbe-i Muazzama’yı ziyâret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksadla gidersen, Mekke’nin hakîkatini görmüş olursun!

Hazret-i Mevlânâ’nın hikâyede haccı misal vermesi, haccın çok nâzik bir ibâdet olmasındandır. Onun için hac yolculuğuna rûhî bir hazırlıkla çıkılmalıdır.

Bu duygulardan gâfil bir sûrette yapılan hac ve umreler, kendisinden ümid edilen netice ve istifâdeyi hâsıl etmez. Bu bakımdan hac ve umreler kalbî hassâsiyetlerle îfâ edilmelidir. Öyle ki bu ibâdet, bembeyaz ihramlar içerisinde meleklerin letâfetinden hisse alma gayretidir. Bu yüzden ihramlı iken bir av avlanmamalı, avcıya av gösterilmemeli, bir ot, hatta kasıtlı olarak bir kıl bile koparılmamalıdır. İhrâma girenler, belli bir vakit bâzı helâllerin bile yasaklanması vesîlesiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin bir başka telkînini yüreklerinde hissederler. Orada bilhassa Yaratan’dan dolayı yaratılanla
ra şefkat, merhamet, nezâket ve bilhassa gönül kırmama zarûretinin şuur ve idrâkine ererler.

Gerek hac ve gerek umrede en mühim iş, sayılı nefesleri ve kısıtlı zamanları en değerli olan vazîfelere sarf edebilmektir. Bunun için de gereksiz tecessüste bulunarak, yâni başkalarının bizi ilgilendirmeyen hâlleriyle alâkadar olarak vakitlerimizi boş sözlerle lüzumsuz yere hebâ etmekten titizlikle sakınmalıyız. Zîrâ hac ve umredeki hâlimiz, kalbimizin hassasiyetini ve mânevî duygularımızın derinliğini de ifâde eder.

Mü’minlerin, din kardeşlerine karşı içlerinde bir küçük görme, ayıplama ve buğz da olmamalıdır. Çünkü bilhassa orada kimin ne olduğu bilinemez. Zîrâ kalblerin seviyesi, beşer nazarlarına meçhul, Allâh’a mâlumdur.

Nitekim Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin tasavvuf yoluna sülûk etmeden evvel yaşadığı şu hâdise, ne kadar mânidardır:

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, hac için yola çıkıp Medîne-i Münevvere’ye vardığında orada nur yüzlü bir zâta rastlamıştı. Yemenli olan bu Hak dostunun mânevî câzibesine kapılarak tıpkı câhil bir kimsenin âlim bir kimseden nasîhat istemesi gibi ondan öğüt talep etti. O zât da şöyle dedi:

–Ey Hâlid! Mekke’ye vardığında Kâbe’de şâyet edebe mugâyir bir şey görürsen, muhâtabın hakkında hemen sû-i zanna kapılıp kendi kendine yanlış bir hüküm verme! Gözünü ve kalbini tecessüsten uzak tut! İç dünyânı tezyîn etmekle meşgul ol!

Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?Misafir Üye

r olanlara, telbiye getirirken seslerini yükseltmelerini söylememi emir buyurdu. (Ebû Dâvûd, Menâsik, 26/1814)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek mekânlarda duâ ve zikir hâlinin muhâfazası için konuşmaların bile ne keyfiyette olması gerektiğini şöyle beyan buyurmuştur:

Beytullâh etrafındaki tavaf, namaz gibidir. Ancak bunda konuşabilirsiniz. Öyle ise, kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun. (Tirmizî, Hac, 112)

Buraya kadar saydığımız düsturlar neticesinde murâd olan da şudur:

8. Gönlün ilâhî af, feyiz ve mükâfâtı tatması:

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

Bir umre, diğer umreye kadar arada işlenenler için kefârettir. Hacc-ı Mebrûr’un karşılığı cennetten başka bir şey olamaz! (Buhârî, Umre, 1)

İşte Harameyn-i Şerîfeyn’e vâsıl olan her mü’minin arzusu, hac ve umre ibâdetini böyle kâmil mânâda îfâ ederek anasından doğduğu gibi günahsız olarak evine dönebilme müjdesini hak edebilmek ve bu ilâhî lutfa liyâkat kazanabilmek olmalıdır.

Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

Her kim, şu Kâbe-i Muazzama’ya hac niyetiyle gelip de, fısk ve refes işlemeden haccını îfâ ederse, anasından doğduğu gibi günahsız bir şekilde tertemiz olarak evine döner. (Müslim, Hac, 438)

Bu müjdeler, hiç şüphesiz mebrûr bir hac yapan, yâni hacları baştan sona güzellik ve fazîletle dolu olan mü’minler içindir.

Hadîs-i şerîflerde ifâde buyrulduğu üzere, makbul ve mebrûr bir hac neticesinde kul hakları hâriç bütün günahlar af ve mağfiret olunur. Affın sâhibi Cenâb-ı Hak’tır. Lâkin kul haklarının hesâbı yine de kıyâmete bırakılmaktadır.

Bununla birlikte hacdaki umûmî af müjdesinin mâhiyetini de doğru anlamak îcâb eder. Zîrâ kişinin kılmadığı namaz, tutmadığı oruç ve vermediği zekâtların bu affa dâhil olup olmadığı husûsunda kat’î bir bilgimiz yoktur. Mü’min, ömrü vefâ ettiği müddetçe bu borçları edâ etmeye çalışmalıdır. Zîrâ îfâ edilmeyen ibâdetlerden kula iki çeşit mes’ûliyet vardır:

1. Îfâ etmemekten doğan mes’ûliyet.

2. Kazâ etse bile, zamânında edâ etmemekten doğan mes’ûliyet.

Cenâb-ı Hak, makbul bir hac neticesinde namaz, oruç ve zekâtları kazâya bırakmanın günâhını affederse de, kazâsı îfâ edilmeyen o borçların mes’ûliyeti yine de üzerimizden düşmez. Bunun için kazâların muhakkak îfâ edilmesi, zekâtın ise aradaki enflasyon farkı da hesap edilerek o zamanki râyiç bedeliyle ödenmesi zarûrîdir. Bunları kazâya bırakmış olmaktan dolayı da ayrıca Allâh Teâlâ’dan af dilemek îcâb eder.

Bu yüzdendir ki hacca gidenlere, varsa borçlarını ödemeleri, üzerlerinde hakkı olanlardan helâllik almaları, kazâya kalmış namaz, oruç ve zekâtları bir an önce edâ etmeleri tembih edilir.

İbâdet borçlarını ödeme gayreti içinde olup da ömrü vefâ etmediği için bunu ödeyemeyenleri -inşâallâh- Rabbimizin affetmesi umulur. Fakat daha önce de ifâde ettiğimiz gibi bu hususta bir kesinlik olmadığından, tutmadığımız oruçları, kılmadığımız namazları, vermediğimiz zekâtları imkân nisbetinde telâfîye gayret edip bu borçlardan bir an evvel kurtulmaya çalışmamız gerekir. Hacdaki umûmî affa güvenerek ibâdet borçları ve kul hakları husûsunda ihmâl ve gevşeklik gösterilmemeli, bu hususta bütün gayret sarf edilmelidir. Yine de eksik kalanlar olursa, onlar için de Allâh’ın af ve merhametine ilticâ edilmelidir.

Ayrıca makbul bir haccın alâmeti, kişinin hacdan sonraki hâlinin de rızâ-yı ilâhî istikâmetinde olmasıdır. Mü’min, hacda günahlarının affedilmiş olmasına güvenerek rehâvete kapılmamalı, bu âlemin bir imtihan diyârı olduğunu aslâ hatırından çıkarmamalıdır. Zîrâ bir hadîs-i şerîfte de beyân edildiği üzere, kişi vardır ki cennete bir adım kala -Allâh korusun- cehennemlik oluverir.[4] İnsanlık târihi îman zemînindeki bu ayak kaymalarının acı tezâhürleriyle doludur.

Bu bakımdan mü’min, havf ve recâ arasında bir kalbî kıvâm ile yaşayıp; Sana yakîn (ölüm) gelene kadar Rabbine kulluk et! (el-Hicr, 99) emr-i ilâhîsini kendisine hayat düstûru edinmelidir.

Lâyıkıyla îfâ edilen bir hac, yâni hacc-ı mebrûr, ilâhî af müjdesinin yanında kula; mes’ûliyet, affedicilik, kalbi ve bedeni dâimâ temiz tutmak, İslâm kardeşliği, üstünlüğün ancak takvâ ile olduğu şuuru, helâl kazanç hassâsiyeti, tevekkül, teslîmiyet ve ihlâs gibi mânevî haslet ve güzellikleri de kazandırır. Haccın dünyevî ve uhrevî kazançları bunlarla da sınırlı değildir.

Haccın mü’min kullara sağladığı en mühim fayda, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın rızâsıdır. Daha sonra da, dünyânın dört bir yanından gelen müslümanlar arasında meveddet, yâni muhabbet ve samîmiyet hâsıl etmesidir. Gerçekten de hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, af ve mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îman heyecânı içinde kaynaştığı mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyân eder. Orada muhtelif memleketlerden, lisanları ve renkleri farklı, yaşayış, örf ve âdetleri ayrı nice insanlar, Kâbe’nin etrafında muhteşem bir vahdet tablosu sergilerler. Oradaki kalbî muhabbet ve duyuşlar, bütün bu fânî ve izâfî farklılıkları aşar ve müslümanları aynı duygularla çarpan tek bir yürek hâline getirir. Gönül beraberliğinin huzur ve sürûru içinde güzel bir din kardeşliği yaşanır.

Dolayısıyla hac, İslâm’ın sadece dînî bir rüknü olarak kalmaz; bu yüce dînin ahlâkî, ictimâî ve siyâsî cephesini kuvvetlendiren bir mâhiyet arz eder. Mü’minlerin cihanşümûl hayatlarının yüksek bir âbidesi olarak karşımıza çıkar.

Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?Misafir Üye

Bir arkadaşım hacc dan geldi ve 1 ay sonra rakı içelim dedi olmaz dedim fakat içmek istedi bir gün içiyorduk kendisi içti ve otomatikman haccı bozulmuş oldu sonra ise herşey yolunda gidiyordu ki bir ay sonra kendisini intihar ettiğini öğrendim çocukluk arkadaşımdı şoka girdim üzüldü ve neden intihar ettiğini ise bir mektupla açıklamıştı kendisinin bir rüya gördüğünü söyledi rüyada cumartesi günü balık tutmanın yasak olduğu yahudilerde balık tuttuklarında çarpıldıklarını gören arkadaşım (böyle yazıyor) sonra ise aynen kefene girdiğini ve bir anda ortamın devasa bir cami haline geldiğini sonra ise ona iki seçenek sunulduğunu yazıyordu bunlar ise rakı mı (özellikle rakı mı diye yazmış) yoksa hacc mı ? kendiside elinde değil tabi rakı demiş (rüya) sonrakendisine ateşten bir gömlek giydirildiğini görmüş ardındanda ortada duran havuza yönelmiş söndürmek için ve havuza girdiğinde heryer alev almış havuzun içi olmak üzere her yer sonra sonra bu havuzdaki suyun tadı aklına gelmiş havuzdaki şey rakıymış ve alev almış alkol orda öldüğünü gören arkadaşım sabah odasında intihar etmiş bir şekilde bulundu
Etiket

haccı bozan durumlar, haccı bozan şeyler, hacılığı bozan şeyler

Yorum yapın

bold italic underline emoji left center right
😄😁 😜😎 😂😢 ❤️🔥 🎨💡 💯 👍👎 🖋️ 🌙🚀 🎵🎉